beylikdüzü escort Çankaya Escort Ankara Escort Batıkent Escort Eryaman Escort Etlik Escort Kızılay Escort Ulus Escort Beylikduzu Escort Antalya Escort Kültür Escort Kundu Escort Manavgat Escort Side Escort taksim escort avcılar escort esenyurt escort mecidiyeköy escort şişli escort beylikdüzü escort halkalı escort pendik escort kurtköy escort bahçeşehir escort başakşehir escort istanbul escort escort girl istanbul escort avcılar escort istanbul travesti seks hikayeleri mecidiyeköy escort şişli escort ataşehir escort istanbul escort mecidiyeköy escort şişli escort kurtköy escort pendik escort adana escort istanbul escort

Hatme-i Hacegan /Hatim Ne Demektir? Vird, zikir Ne Demektir?

Nakşibendilik yolunda vird, günlük ders olarak yapılan zikirdir. Bu ders, müridin kalbindeki manevi hastalıkları yok etmesi için verilir. Vird, kişiye özel verilen zikir dersidir. 24 saat içinde bir defa yapılır. En azı 5000 defa kalp üzerinde Allah adı zikredilir. 21.000’den sonrası 101.000’e kadar “letaif zikri” adı verilir. Bundan sonra da nefiy ve ispat (kelime-i tevhid zikri) adıyla zikir yapılır. Vird, kalpten Allah’ı zikretmenin adıdır.

İzin Alarak Vird Çekmenin Önemi

Vird dersine, sofiler arasında “tesbih çekmek” adı da verilir. İnsan kendi başına tesbih çekse beklenen faydayı göremez. Hatta zarar bile görebilir. Bu yola girmeden önce veya girdikten sonra kendi başına hareket ederek, usulüne uygun davranmayan bazı müridlere şeytan musallat olmuş olabilir. Ancak kamil bir mürşidin izniyle ve usulüne göre yapılan zikirde bu duruma rastlanmaz.
Vird ve varidat, aynı kökten türetilmiş Arapça iki kelimedir. Varidat, kalbe gelen ilham ve manevi feyizler demektir. Çünkü mürşid-i kamil, müridine zikir dersi verirken (telkin) zikirden meydana gelen varidatı da bilir. Mürşid-i kamil, mürid nasıl zikretmesi gerekiyorsa ona göre ders verir. İnsanın manen kaldırabileceği kadar ders verir. O zaman mürid zarar görmez. Yoksa kişi, kendi başına istediği yapmaya kalkarsa faydadan çok zararını görebilir.

“Vird tedavi etmelidir. Eğer mürid, virdini tamamladıktan sonra, ‘Ben bu günahkar halimle Allah’ı zikretmeye ehil değilim. Eğer kurban, sen himmet etmezsen, bu zikir Allah katında makbul bir zikir olmaz’ diye düşünürse işte bu acizlik hali, Allah Teala’nın çok daha hoşuna gider. Bu, şaka değil, oyun değil, belki de müridin Allah katında en makbul amelidir.” Gavs-ı Sani hazretleri (K.S)

Bu yolun büyüklerinden Gavs-ı Bilvanisi hazretleri (K.S) bir sohbetinde, “Bir kimse, mürşidinden habersiz 100.000 kere tesbih çekse, bir kimse de mürşidinden talimat alarak yine 5000 defa tesbih çekse, 5000 defa tesbih çeken daha fazla istifade etmiş olur” buyurmuştur. Çünkü vird-den maksat, kalbin manevi olarak çalışmasıdır. Sûfi, kalp virdini çekerek letaiflerinin harekete geçmesini sağlamış olur.

Letaif Ne Demektir?

Letaif, “insan bedeninde yer alan bazı zikir merkezleredir. Bu merkezler sayesinde insan bedeni zikreder hale gelir. Çünkü her insan bedeni toprak, su, hava, ateş ve nefisten meydana gelir. Bunlar yaratılmış maddi alemden birer parçadır. Onun için bunlara “halk alemi” denir. Diğer beş özellik daha vardır ki bunlar kalp, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunlara da “emir alemi” denir. Emir aleminin maddi bir şekli yoktur. Yüce Allah insanı, bu on özelliği ile yaratmıştır. İnsandan kemal/manevi olgunluk istenmektedir.
İnsan bedeninde emir aleminin letaif yerleri şöyledir: Sol memenin dört parmak altı, kalptir. Sağ memenin dört parmak altı ruh letaifinin yeridir. Sol memenin iki parmak üstü de sır letaifinin, sağ memenin iki parmak üstü ise hafi letaifinin yeridir. Göğüs kafesinin üst ucu yani gırtlak çukurunun olduğu yer de ahfa yeridir. Nefsi letaifi iki kaşın orta yeridir. Bütün letaiflerin merkezi kalptir.

İnsan bir mürşidin nazarını alınca, içindeki nefsin gücü azalmış; yani nefis felç olmuş gibi olur. İki kaşımız arasında bulunan nefsin başı ile iki kürek
kemiği arasında yer alan nefsin ayakları toparlanmaya başlar. Etkileri azalır. O zaman letaifler yükselmeye başlar. Nefis de onlara tabi olur. Bu sayede nefsin kötü sıfatı değişmeye başlar.

 

GÜNLÜK VİRD EDEBİ

Zikredecek kimse, temizliği her şeyin önüne alır. Zakir, elbisesini, bedeninin ve bulunduğu yeri tertemiz bulundurup, her zaman abdestli olmalıdır.

Bazı velilere göre, zikirden evvel iki rekat namaz kılmak icap eder. Eğer mürşid tarafından bu namaz tavsiye edilmiş ise, birinci rekatında Kafirun, ikinci rekatında İhlas sureleri okunur. Zikir gece yapılacaksa kılınan namazda kıratı açıktan, gündüz yapılacaksa gizli okumak suretiyle yerine getirir.

Zakir, Nakşilere göre, teverrük ederek oturur. Bu oturuş, iki diz üzerinde oturur iken sağ ayağı sol ayağın üzerine koyarak oturmaktır. Diğer tarikatlarda salik, namazda tahiyyatta nasıl oturuyor ise öylece oturur. Hanımlar ise sağ yanı üzerine ,ayaklarını sol taraftan çıkararak oturur.

Kıbleye dönük olarak oturan salik, kalbinden ve kafasından bütün meşguliyetleri atarak, mütevazi bir edayla otur.

Salik bundan sonra verilen sayı kadar istiğfar eder.

Bundan sonra zikrinin kabulü, sünnet-i seniyyeye uygun olması, son nefeste mürşidine ve kendisine iman nasip olması ve bu yaptığı hizmetlerle şeriatın, tarikatın ve sünneti seniyyenin kuvvet bulması için dua eder.

Dua bittikten sonra Fatiha-i Şerif ve diğer sure-i şerifleri okuyup Resulü Ekrem Efendimizden mürşidine kadar zincirleme gelen meşayıhın ruhlarına hediye eder.

ÖLÜM RABITASI: Sonra gözlerini yumar. Kendisini sanki teneşir tahtasının üzerine konulmuş, elbiseleri çıkarılmış, yıkanmış ve kefenlenmiş ölü olarak düşünmelidir. Bazı müritler, bedenlerinde ölü yıkayıcısının elini ve omuzlarında da kefen olduğunu gerçekten hissederler. Daha sonra kendisini tabuta konulup kabre getirilip yerleştirildiğini düşünmelidir. Kavmi ve diğer insanlar ayrıldıklarında, tek başına ıssızlıkta kalıp, bütün mal ve amellerinden, ailesinden ve dünyanın çekiciliğinden ümidi kesip, Hakk Teala’dan başka hiçbir kimsenin kendisine faydalı olamayacağını idrak etmelidir. Ve kendisini yaratıcının huzurunda son derece zelil ve miskin, kusurlu ve mahcup düşünmelidir. Bu şekilde 15 dakika oyalanmalıdır.

Daha sonra mürşidi ile içten bir bağ kurarak, Allah katında şefaatçi olması niyetiyle, mürşidinin alnı ile yüzüne bilakis iki gözü arasına baktığını hayal etmelidir. Çünkü mürşidin iki gözü arası, feyiz mahalidir. Eğer rüyet ehlinden ( kalp gözüyle manevi alemleri görenlerden ise) ise mürşidinin iki kaşı arasından kendi kalbine nur aktığını görme ile, rüyet ehlinden değil ise kalple hissederek veya feyiz mahallinden feyiz aktığına şüphesiz inanarak bakmalıdır. Rabıtanın ruh hazinesine( gönlün içine )girdiğini düşünmelidir. Bu durumda da en az 15 dakika kalınmalıdır.

Zikir esnasında ise, mürşidin mübarek yüzünün kalbinin hizasında olduğunu ve mürşidinin kendisine baktığını düşünse, zihnin toplu bulunmasına ve Mevla’yı unutturacak düşüncelerden uzak olmaya kolaylık olacaktır.

“Şeyhim beni kabul ederse, Allah katında da makbul olurum ve Hakk Teala’nın dergahından kovulmuş olsam, mürşidimin beni kabul etmesinden başka bana kurtuluş yoktur” diye kesin olarak inanmalıdır.

BAZ- GEŞT: Rabıtadan sonra baz-geşt’tir. Baz-geşt ise:

İlahi ente maksudi ve rızaike matlubi”

“Ey Allah’ım ! Maksudum sensin, Matlubum, senin rızandır.”

Sözünü kemaliyle bütün dikkatini toplayarak, manasını düşünerek kalbiyle yahut lisanıyla üç kere söylemektir. Bu sözü söylerken doğruluğu aramalıdır. Eğer yalancılardan ise söylediğinden dolayı, mahcup ve müteessir olmalıdır.

VUKUF-İ KALBİ: Bundan sonra vukuf-i kalbi ile meşgul olmalıdır.Vukuf-i kalbi şudur ki; Salik, duygularını toplayıp, hatır ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen kesilip tam bir teveccühle “Allahü Ehad” sözünden murad olan Zat-ı Mukaddes Celle Şanühü tarafından kalp ve zihninin bütünlüğü ile Allah’a yönelici olduğu halde, bütün nazarını kalbini ortasına ve derinliğine teveccüh ettirmesidir.Bu şekilde de en az 15 dakika oyalanır. Bu süre uzadıkça Allah’ın rızasına yaklaşmaya ve zikredilen esmanın feyzi ile dolup taşmaya kabiliyet hasıl olur. Vukuf-i Kalbi, Tarikat-ı aliyye’nin rükunlarından bir rükundur. Belki esastır. Hatta her ibadette, ayakta, otururken, yatarken, yüce olsun, aşağı olsun herhangi bir işle uğraşırken salik Vukuf-i Kalbi’den uzak olmamalıdır.

KALP ZİKRİ: Vukuf-i Kalbi, kalpte hakim duruma geldikten sonra, ism –i Celal (Allah) ile zikre başlar. Zikirden maksat, zikredilen ilahi isimlerin cereyanını kalpte duymaktır. Zikir esnasında zakir dilini üst damağa yapıştırır, dişler üst üste gelir. Bütün azların sükuneti temin edilir. Zikrin manasından ve kimin huzurunda, niçin bulunduğunun düşüncesinden başka, bilumum anlayış, seziş ve iradeler cesedin dışına atılır. Salik o esnada kendini bir boşluğa bırakır. Bundan sonra kalp, Allah ism-i şerifinin zikrine ve zikredilen Zat-ı Ecell-i Ala’ya (yani nuruna) daldıkça dalar.

Tesbih sağ elde, el tam kalp letaifinin üstünde(sağ memeden dört parmak aşağı) durur.

Eğer kalp,kendinden geçse bu durumda sayı aranmaz, kalp uyandırılıp zikre geri döndürülmez. O halin tarikat dersini çekecek kadar devam etmesi, dersin tamam olması için yeterlidir.

Allah lafzının zorlayarak kalbe sokulmaya çalışılması fayda vermez. 50 000 sene istemeyerek yapılan zikirle mürid, Allah’a vasıl olamaz.

Her 100 başında ve vesvese meydana geldiğinde:

İlahi ente maksudi ve rızaike matlubi”

Sözü tekrar edilmelidir. Eğer vesvese gitmezse, mürşidin ayağını kalbine koyup rabıtayı vesile kılarak böyle düşünce ile zikre devam etmelidir. Kalbinden vesvese gidinceye kadar manasını düşünerek istiğfar edip mürşidinin yüzünün kendi kalbine dönmüş olduğunu düşünmelidir.

Eğer sıkıntı, usanç, gaflet, önceki unuttuklarının hatırlanması gibi haller meydana gelirse, soğuk su ile gusül edilmelidir. Soğuk suyla almaya güç yetiremezse sıcak suyla alır. Daha sonra içine düştüğü gafletten , Rabbi ve mürşidi hakkında edebi terk ettiğinden ve diğer hatalarından dolayı 25 kere istiğfar eder , iki rekat tövbe namazı kılar.

Kalbe gelen yersiz düşüncelerin giderilmesi için kalbiyle çoşkulu bir şekilde haykırarak

“ ya fa’al” , “Ey çok iş gören Allah”

İsminin manasını düşünerek ayn harfini uzatarak, şeddeleyerek söylemelidir.

Aynı zamanda sesli akan bir su başında durmak, rüzgar sesi dinlemek ilaçtır denilmiştir. Çünkü sular ile rüzgar aralıksız ve açık olarak “hu” ismini zikrederler.

LETAİFLER

LETAİFLER ŞEMASI

Kalp letaifinin nuru, kalpten omuzdaki kürek kemiğine doğru uzayarak çıkar. Yahut da zikir sebebi ile kalpte titreme veya kuvvetli vuruşlar hasıl olur. Bu nurlanma veya vuruşlardan sonra RUH letaifine zikretmek telkin olunur. Zikir bu latifede olurken vukuf yine kalpte olur. Bu hal salikte bir bakışla iki tarafı görmek ve iki tarafa dikkat etmek gibidir.Ruh da hareket ve nurlanma başlayınca, be sefer SIR latifinde zikir telkin olunur. Vukuf gene kalptedir. Daha sonra bu latifede harekete geçerse HAFİ latifesi ile zikir telkin olunur. Bu latifede de hareketlenme başlarsa bu defa AHFA latifesi ile zikir telkin olunur. Daha sonra NEFİS latifesine geçilir.

Daha sonra ceset latifesi gelir. Baştan atağa kadar bütün azalar zikreder. Salik bu durumda vukuf-i kalbi yerine Vukuf-ı cesed’i tatbik eder. Vücudunda bulunan kıllar ve bütün hücreler bile kalbin hizmetine ortak olur. Bütün azalar, zikre engel durumun olmaması için dikkat kesilir. Allah’ın rızasına ve esmanın tecelliyatına, dolayısıyla mürşidin himmetine yönelir.

Esma ve sıfatı ilahiyyenin tecelli tesirleri dolayısıyla gerek seğirme, gerekse titreme veya doğrudan doğruya zikre iştirak ederek bütün ceset uyanınca, her yanı ile tek kalp haline gelir. Bu hale ZİKR_İ SULTANİ denilir. İşte zikirde maksat budur.

Cenab-ı Allah Cümlemizi aşkla, muhabbetle, zatına yakışır şekilde zikretmeyi nasip etsin bu yolda gayret ve kabiliyetimizi arttırsın İnşallah…

DUYURDUN TATTIR YA RABBİ!

Virdin Faydası

Bu yolda, ömründe doğru dürüst bir ibadet yapmamış, kötülüklerin hepsini işlemiş, tesbihini de samimiyetle ilk çektiği gün, bütün eşyanın zikrini duymaya başlamış kişiler vardır. Bundan daha güzel olanı şudur; bu yolda, Rabbül aleminin aşk ve muhabbeti, zikir ile kalpte nasıl devamlı tutulacağı öğretilir.
Vird çekerken mürid, lisan-ı hal ile, “Göklerin ve yerin Rabb ‘i kimdir?” (Ra’d 13/16) buyuran Rabbimiz’e, “Allah’tır” diyerek cevap vermiş olur. Zira kalbimiz, yüce Allah’ın evidir. Biz de ayette geçtiği gibi, “De ki, Allah” (Ra’d 13/16) sırrınca, “Allah” diyerek bu evin kapı tokmağını vurmuş oluruz.

Virdin Temel Özelliği

Kalp Allah’tan (C.C) başka her şeyi unutursa, gerçek kulluğun gereği olan her şey kendiliğinden kalbe dolar. Çünkü kalp görülmeyen, tutulmayan bir şeydir, yani madde değildir, yer kaplamaz. Ancak yürek dediğimiz et parçası farklıdır.
Tasavvuf, kalbin ıslah edilmesiyle ilgilenir. Kalbin yürekle ilgili olan kısmı, aklın beyin ile olan ilgisine benzer. Mesela bir şişeye hava sokmak için uğraşmak gerekmez. Şişedeki sıvıyı boşaltmak yeterlidir. Şişedeki sıvı boşaltılınca hava da kendiliğinden içeri girer. Kalp de buna benzer. Mahlûkların sevgisi hatta düşünceleri kalpten çıkarılınca oraya Allah (C.C) sevgisi, nuru, feyzi, marifeti kendiliğinden girer.

Onun için bu yolun büyükleri virde, gizli zikir özelliği ile bakmışlardır. Çünkü zikir gizli olarak yapıldığı zaman pek çok kalbi hastalıktan kişiyi kurtarır, ıslah eder. Mesela sadat-ı kiram efendilerimiz vird esnasında, “Vesvese gelirse onu kovmaya çalışmayın. Zira aslında vesvesenin bir zararı yoktur. Siz vesveseye hiç aldırış etmeyin, ona itibar etmeyin ve düşünmeyin. Onunla alakadar olup durmayın. Fakat virdi çekmeye devam edin. Çünkü vird çekmeye devam ederseniz, zikrin nuru meydana gelir ve bu nur kalbe tesir eder” buyurmuşlardır.
Çünkü insanın kalbine tesir eden kelimeler değil, onun içindeki nurdur. Kalbe nur girdi mi vesvese de kaybolur. Bu sebeple mürid, virdi çekmek için gösterdiği gayretten dolayı vesvese geldiğini bilmelidir. Sevgili Peygamberimiz (SAV) buyurmuş:

“İnsanı korumakla görevli (hafaza) meleklerinin işitmediği gizli zikir, onların işittiği (açık) zikirden yetmiş kat daha faziletlidir.”

Vird Ne Zaman Çekilir?

Virde başlama ve bitirme saati çok önemlidir. Mürid bir vakti (sabah, öğlen, ikindi, yatsı) belirleyip ona niyet ederek kendine o vakti adet edinmelidir. Bu kimse arada bir (uyuyakalmış, hasta olmuş, ve benzeri) belirlediği vakte riayet edemezse bir şey olmaz. Efdal olan imsaktan imsağadır. Vird dersi yirmi dört saat içinde tamamlanır. Yukarıda söylediğimiz gibi başlangıç saati ile bitirme saatini herkes kendi durumuna göre ayarlayabilir. Malum; oruç tutarken imsak vakti girince, eski gün de bitmiş oluyor. İmsak vakti başladığında nasıl ki yemek ve içmek sona eriyorsa; aynen bunun gibi, virde başladığımız saatten yirmi dört saat sonrasına kadar zikir yapabiliriz. Ancak 24 saat bitince, yeni günün vazifesi başlamış olur.

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu: “Virde sabah ve akşam vakti arasında herhangi bir vakit tahsis edilmesi gerekir. Çünkü bu güneşin doğuşu ile batışı vaktinde ve ikisi arasındaki zamanı ihya etmek, bu yolun büyüklerine göre en mühim işlerdendir. Hatta büyükler bu işi, tarikatta farz kılınmış namaz gibi önemli görmüşlerdir.”

Vird Nasıl Çekilir?

Vird tesbih ile çekilir. tesbihi sağ elimize alırız. Daha önce letaifte tarif ettiğimiz şekilde kalbimizin hemen alt kısmına elimizi koyup dilimizi damağa yapıştırarak her bir tesbih tanesini “kalbimizden” Allah Allah diyerek çeviririz. Bunu söylerken dilimizin damağımıza yapışık olmasına dikkat ederiz. İçimizden söylediğimiz Allah kelimesinin manasını düşünürüz. Kalbin illa o kelimeyi söyleyip söylememesi mühim değildir. O mananın kalbe yerleşmesi lazımdır.
Burada kıymetli olan, kalbin her seferde atışına uygun olarak “Allah… Allah…” demesi değildir. Asıl önemli olan, “Allah” manasının kalbe yerleşmesidir. Bu mana kalbe yerleşince, kalbin devamlı Allah’ı hatırlama kabiliyeti ortaya çıkmış olur.

Mananın kalbe yerleşmesinin anlamı şudur: Diyelim ki yalnız kalbin atışı ile beraber olarak Allah kelimesi söylenmiş olsa; normal bir kalp dakikada altmış kere atar. Biz de dakikada altmış kere “Allah… Allah…” demiş oluruz. Ama mana oraya yerleşirse kesintisiz binlerce kere “Allah… Allah…” diye zikir meydana gelir. Onun için biz, yalnız kelimenin manasını düşünüp bu manayı kalbe yerleştirmeye gayret ederiz. İnsan o manayı kalbe yerleştirdiği zaman artık o kelimeyi söyleyince artık kelimenin anlamına takılıp kalmaz.
Peki, “Allah” kelimesinin manası kalbe yerleşince ne olur? İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in (SAV) tarif ettiği “ihsan makamı” elde edilmiş olur. İhsan makamına ulaşan kişi, sanki devamlı Allah Teala’yı görür gibi yaşamaya çalışır.

“Mürşidin sureti, göz önüne gelmediğinde rabıta yaparken acele etmeyin. Virdin başında ve sonunda mürşidin sureti göz önüne gelmese de rabıta yapmak gerekir; işlediğin günahı düşün.” Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S)

Vird İnsana Ne Kazandırır?

Bu yolun büyükleri, kalbi, boş bir kaba benzetirler: “İnsan, bir kamil mürşide tabi olmadan önce nefis, bu kabın içerisine dünya düşüncesini ve sevgisini doldurur. Halbuki Rabbü’l-alemin kalbi, kendi sevgisinin ve zikrinin doldurulması için yaratmıştır. Aksi halde nefis, insan kalbini yaratılış gayesinden başka şeyler için kullanmaya başlar.”
İşte sadat-ı kiram, kalpteki yaratılış gayesine uygun olmayan, işe yaramaz şeyleri kalpten çıkarırlar. Onların yerine Allah Teala’nın sevgisinin, zikrinin kalbe yerleşmesi için bize bir usul gösterirler.

Zikir çekmeyen (gerçek manada) Nakşibendi olamaz.” (Gavs-ı Sani hazretleri K.S)

Bu vird dediğimiz tesbih çekme işi, kalpteki dünya sevgisini yavaş yavaş çıkartır. Yerine Allah Teala’nın gerçek sevgisini koymaya başlar. Kalp zikri tamam olunca da letaiflere geçilir. Tesbih bu sefer letaifler (vücudun manevi zikir merkezleri) üzerinde çekilir. Letaif zikri çekenler de tesbih çeker. Nihayet letaif zikri de bir müddet sonra biter. Kalp zikri dediğimiz ders, maksat hasıl oluncaya kadar devam eder. Netice manevi hastalıklardan kurtulmaya bağlıdır. Hastalıklar geçince ne olur? Mürid de insan-ı kamil olur, eğer ilmi icazeti varsa insanlara irşad etme izni verilir.

Kamil mürşidler, evliyalar mutlaka bu safhalardan geçmişlerdir. Bu makamları geçen kişilere, dışarıdan baktığınızda bir değişiklik göremezsiniz. Onun için insan, evliyayı karşısında görse hemen ayırt edemez. Çünkü değişiklik içeride kalpte olur. Değişiklik içte olduğu için insan dışarıdan bakmakla bir şey anlamaz. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu:

“Yüce Allah bir kimseye, fazilet ve ihsanıyla bu yola girmeyi, bir şeyhi sevmeyi, ilahi muhabbetten içirmek suretiyle iyilikte bulunmuş olsa, bu yolun büyükleri, o kişide ihlas, muhabbet ve teslimiyet meydana gelmesi için bu halin peşinden vird dersi verirler.”

Sadat-ı kiram efendilerimiz, kalplerdeki hastalıklardan bizi kurtaracak manevi doktorlardır. Doktorun verdiği reçeteyi takip etmek lazımdır. İnsan kendi aklına göre günde şu kadar Kur’an okursam, şu kadar salavat çekersem, şöyle yaparsam şöyle sevap olur, böyle sevap olur, diyerek bu seviyeye gelemez. Çünkü bunların bizi nasıl tedavi edip etmeyeceğini bilmiyoruz? Hangisi yapılırsa daha faydalı olur, biliyor muyuz? İlacın dozunu doktor biliyor, doktorun dediğini yapmak gerekir.
Peki, bizler Allah’tan haşa uzak mıyız? Elbette değiliz; zira müslümanız. Burada anlatmak istediğimiz, Müslümanlığın değerinin nasıl artacağıdır. Çünkü Allah Teala her zaman kullarına yakındır. Ama biz, Allah’a yakınlaşmıyoruz. O devamlı bizim yanımızda olduğu halde biz O’nu her zaman hatırlamıyoruz. Niye? İçimizdeki manevi hastalıklardan … Halbuki insanın asli görevi, Allah’ı her zaman hatırlamak ve anmaktır.

0

Gavs-ı Sani hazretleri (K.S) buyurdu: “Gönlün gıdası
zikirdir. Günahlar, şeytanın
gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve
beslemek isteyen kimse, yüce
Allah’ın zikrine devam etmelidir.
Günah işleyenler, kalplerini
zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş
oluyorlar. Şeytanı kuvvetli olanın
da dini zayıf oluyor.”

Mürid vird çekmeye başlayınca, daha önceden bedenimizi kendi bildiği gibi çekip çeviren nefis, bu defa zayıflamaya başlar, yalnız kalır. Bedenin organları da ibadet etmekten zevk alır. Çünkü “halk alemi”nden olan nefis, “emir alemi”nden olan kalp karşısında mağlup olmuş ve onun emrine girmiş olur. Onun için de beden ibadet etmekten haz duymaya başlar. Bu yüzden vird çok önemlidir.

Gavs-ı Hizani hazretleri (K.S) buyurdu: “Nafile amelleri, kamil bir mürşidden izin almadan kimse yapmasın. Eğer kamil bir şeyh bulamaz ise o zaman istifade etsin.”

Hamdolsun alemlerin Rabb’ine, Salat ve selam O’nun Habib-i Ekremi’ne, aline ve ashabına …

Bunu söylerken dilimizin damağımıza yapışık olmasına dikkat ederiz. İçimizden söylediğimiz Allah kelimesinin manasını düşünürüz. Kalbin illa o kelimeyi söyleyip söylememesi mühim değildir. O mananın kalbe yerleşmesi lazımdır.
Burada kıymetli olan, kalbin her seferde atışına uygun olarak “Allah… Allah…” demesi değildir. Asıl önemli olan, “Allah” manasının kalbe yerleşmesidir. Bu mana kalbe yerleşince, kalbin devamlı Allah’ı hatırlama kabiliyeti ortaya çıkmış olur.

Mananın kalbe yerleşmesinin anlamı şudur: Diyelim ki yalnız kalbin atışı ile beraber olarak Allah kelimesi söylenmiş olsa; normal bir kalp dakikada altmış kere atar. Biz de dakikada altmış kere “Allah… Allah…” demiş oluruz. Ama mana oraya yerleşirse kesintisiz binlerce kere “Allah… Allah…” diye zikir meydana gelir. Onun için biz, yalnız kelimenin manasını düşünüp bu manayı kalbe yerleştirmeye gayret ederiz. İnsan o manayı kalbe yerleştirdiği zaman artık o kelimeyi söyleyince artık kelimenin anlamına takılıp kalmaz.
Peki, “Allah” kelimesinin manası kalbe yerleşince ne olur? İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in (SAV) tarif ettiği “ihsan makamı” elde edilmiş olur. İhsan makamına ulaşan kişi, sanki devamlı Allah Teala’yı görür gibi yaşamaya çalışır.

, göz önüne gelmediğinde rabıta yaparken acele etmeyin. Virdin başında ve sonunda göz önüne gelmese de gerekir; işlediğin günahı düşün.” hazretleri (K.S)

Vird İnsana Ne Kazandırır?

Bu yolun büyükleri, kalbi, boş bir kaba benzetirler: “İnsan, bir kamil mürşide tabi olmadan önce nefis, bu kabın içerisine dünya düşüncesini ve sevgisini doldurur. Halbuki Rabbü’l-alemin kalbi, kendi sevgisinin ve zikrinin doldurulması için yaratmıştır. Aksi halde nefis, insan kalbini yaratılış gayesinden başka şeyler için kullanmaya başlar.”
İşte sadat-ı kiram, kalpteki yaratılış gayesine uygun olmayan, işe yaramaz şeyleri kalpten çıkarırlar. Onların yerine Allah Teala’nın sevgisinin, zikrinin kalbe yerleşmesi için bize bir usul gösterirler.

Zikir çekmeyen (gerçek manada) Nakşibendi olamaz.” ( K.S)

Bu vird dediğimiz tesbih çekme işi, kalpteki dünya sevgisini yavaş yavaş çıkartır. Yerine Allah Teala’nın gerçek sevgisini koymaya başlar. Kalp zikri tamam olunca da letaiflere geçilir. Tesbih bu sefer letaifler (vücudun manevi zikir merkezleri) üzerinde çekilir. Letaif zikri çekenler de tesbih çeker. Nihayet letaif zikri de bir müddet sonra biter. Kalp zikri dediğimiz ders, maksat hasıl oluncaya kadar devam eder. Netice manevi hastalıklardan kurtulmaya bağlıdır. Hastalıklar geçince ne olur? Mürid de insan-ı kamil olur, eğer ilmi icazeti varsa insanlara irşad etme izni verilir.

Kamil mürşidler, evliyalar mutlaka bu safhalardan geçmişlerdir. Bu makamları geçen kişilere, dışarıdan baktığınızda bir değişiklik göremezsiniz. Onun için insan, evliyayı karşısında görse hemen ayırt edemez. Çünkü değişiklik içeride kalpte olur. Değişiklik içte olduğu için insan dışarıdan bakmakla bir şey anlamaz. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu:

“Yüce Allah bir kimseye, ve ihsanıyla bu yola girmeyi, bir şeyhi sevmeyi, ilahi muhabbetten içirmek suretiyle iyilikte bulunmuş olsa, bu yolun büyükleri, o kişide ihlas, muhabbet ve teslimiyet meydana gelmesi için bu halin peşinden vird dersi verirler.”

Sadat-ı kiram efendilerimiz, kalplerdeki hastalıklardan bizi kurtaracak manevi doktorlardır. Doktorun verdiği reçeteyi takip etmek lazımdır. İnsan kendi aklına göre günde şu kadar Kur’an okursam, şu kadar salavat çekersem, şöyle yaparsam şöyle sevap olur, böyle sevap olur, diyerek bu seviyeye gelemez. Çünkü bunların bizi nasıl tedavi edip etmeyeceğini bilmiyoruz? Hangisi yapılırsa daha faydalı olur, biliyor muyuz? İlacın dozunu doktor biliyor, doktorun dediğini yapmak gerekir.
Peki, bizler Allah’tan haşa uzak mıyız? Elbette değiliz; zira müslümanız. Burada anlatmak istediğimiz, Müslümanlığın değerinin nasıl artacağıdır. Çünkü Allah Teala her zaman kullarına yakındır. Ama biz, Allah’a yakınlaşmıyoruz. O devamlı bizim yanımızda olduğu halde biz O’nu her zaman hatırlamıyoruz. Niye? İçimizdeki manevi hastalıklardan … Halbuki insanın asli görevi, Allah’ı her zaman hatırlamak ve anmaktır.

Gavs-ı Sani hazretleri (K.S) buyurdu: “Gönlün gıdası zikirdir. Günahlar, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse, yüce Allah’ın zikrine devam etmelidir. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş oluyorlar. Şeytanı kuvvetli olanın da dini zayıf oluyor.”

Mürid vird çekmeye başlayınca, daha önceden bedenimizi kendi bildiği gibi çekip çeviren nefis, bu defa zayıflamaya başlar, yalnız kalır. Bedenin organları da ibadet etmekten zevk alır. Çünkü “halk alemi”nden olan nefis, “emir alemi”nden olan kalp karşısında mağlup olmuş ve onun emrine girmiş olur. Onun için de beden ibadet etmekten haz duymaya başlar. Bu yüzden vird çok önemlidir.

Gavs-ı Hizani hazretleri (K.S) buyurdu: “Nafile amelleri, kamil bir mürşidden izin almadan kimse yapmasın. Eğer kamil bir şeyh bulamaz ise o zaman istifade etsin.”

Hamdolsun alemlerin Rabb’ine, Salat ve selam O’nun Habib-i Ekremi’ne, aline ve ashabına …

 

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَ عَلىَ آلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ

 

 

 

 

ZİKRİN FAYDALARI

 

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

“Kulun Allah’ı zikretmesi, diğer her şeyden daha büyüktür.”[1]

“Allah’ı zikir her şeyden daha büyüktür.” mealindeki âyeti kerime­yi, müfessirler şu manalarla tefsir etmişlerdir:

1- “Kulun Allah’ı zikretmesi, diğer bütün şeylerden daha büyüktür ve daha faziletlidir.”

2- Katâde (r.a) demiştir ki, bunun mânâsı “Allah’ın zikrinden daha faziletli bir şey yoktur.” demektir.

3- İmam Ferra’ ve İbni Kuteybe şu manayı vermişlerdir: “Allah’ı zikir, tesbîh ve tehlîldir. Bu da, kötü ve çirkin işlerden alıkoyma bakımından en büyük şeydir.”

4- İmam Vakıdî’nin naklettiğine göre, İbni Abbas (r.a) şu mana ile tefsîr etmiştir: “Allah’ın seni zikretmesi (mükâfatlan­dırması), senin onu zikretmenden daha büyüktür.”

Bu tefsirlerden anlaşılıyor ki, zikrin iki yönü vardır. Birisi kulluk gö­revi bakımından esas olan zikirdir. Kul için, gerçek manada Allah’ı anıp onu yüceltmesinden daha büyük bir fazilet olamaz. Diğeri de, yapılan bu zikir karşısında Allah’ın vereceği mükâfattır ki, bundan daha büyük bir şey olamaz.

Nitekim bir kudsî hadîste şöyle varid olmuştur:

“Kulum beni, kendi nefsinde zikredince, ben de onu zâtımda zikre­derim (onu, mükâfatlandırırım). Beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu, kendilerinden daha hayırlı olan toplulukta (melekler topluluğun­da) anarım.’’[2]

Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[3]

Kâinatın Efendisi Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[4]

Yine Resulullah (s.a.v.): “Kıyamet günü Allahu Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.

Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem: ‘Mescidteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[5] buyurdu.

Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (Radıyallahu Anh) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir. Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:

“Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl sa­tın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir.”[6]

Ayrıca zikir, ”anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek” gibi manalara gelir.

Zikrullah her mü’mine farzdır. Hak Teâlâ, Kur’an-ı Kerimde;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً

“Ey iman edenler! Allahu Teâlâ’yı çok zikredin”[7] buyurur.

Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla’yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir.   Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah’a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur.

İmam-ı Gazali (ra) şöyle demiştir:

‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a aşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’

Muaz bin Cebel, Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: “Allah Resulü’ne sordum: Allah’a hangi amel daha hoş gelir? dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [8]

Abdullah bin Bısr’dan gelen rivayette adamın biri Resul-i Ekrem’e

“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.

Resul-i Ekrem (s.a.v.): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[9]

İmam Şaranî Hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’[10] buyurmuştur.

Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî, “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [11] ayet-i celileyi tefsir ederken şöyle demiştir:

Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamd etmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.

Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.

Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[12]

Büyük arif İmam-ı Rabbani yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriate uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”

Rasulullah s.a.v şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [13]

Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.

İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.

Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [14]

Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allahu Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allahu Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.

Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

”Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar.’’ [15]

 

Allame Alusi (r.a), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:

”Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.”

Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.

Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [16]

Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:

“İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp ‘Allah’ der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [17]

Menkıbe

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:

“Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’

Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,

‘Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?’ diye sorar. Melekler de,

‘Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık’ derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,

‘Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir’ “buyurur.[18]

Gavs’ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs’a,

“Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salevât getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum.”

Tabiî bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:

“Doğrudur, buyurdu, kalbden yaptığın gizli zikirleri Allahu Teâlâ’nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah’ın yanında, Allah’ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar.”[19]

Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir.

Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur:

‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur ve ölür. Zikir kalbin hakkıdır.‘’

Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allahu Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.

Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.

Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara’da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:

‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allahü Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’

Böylece zikir telkin ederler. Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdaheleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.

Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[20]

Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.

Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.

Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.

 

Menkıbe

Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,

“Beni tedavi et” demiş.

Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.

Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.

Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[21]

 

Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah’ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.

Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah (c.c) seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah’a (c.c) hiç zor değildir.

Bediüzzaman Said Nursî hazretleri Mesnevi-i Nuriye’de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:

“Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif mânevî güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar.”

Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah’ın feyzini çeksin.[22]

Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlar ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.

Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah’ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah’a bağlanırlar.

Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.

Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [23]

Avn b. Abdullah ks. hz.leri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’

Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah’ı zikrettirir hayrı sevdirir.

Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.

Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz’in s.a.v belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.

Zikir kalbi şenlendirir, kalpten gamı, kederi, stresi giderir. Âlemlerin Rabbi ile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çeker gider. Kalbi zikir ile şenlenmiş bir kul hiçbir zaman yalnızlık korkusu yaşamaz, ne olacağım sıkıntısı çekmez, rızık endişesine düşmez. Zindana atılsa saraydaki gibi rahat eder.

Bediüzzaman (r.ah) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.’’[24]

Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah’ın nur cemalidir.

Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (pişmanlığı) vardır. O da, Allahu Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”

Ebu Süleyman Dârânî ks. hz.leri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

‘’Cennette bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’

Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbte zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.

Abdülhakim Hüseyni ks. hz.leride bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’

Menkıbe

Kürz bin Vebre (rah.) ağlıyordu. Etrafındakiler

“Neye ağlıyorsun, yakınlarından birinin ölüm haberi mi geldi? diye sordular.

“Hayır, ondan daha kötü” diye cevap verdi.

“Dayanamadığın bir ağrın, acın mı var” diye tekrar sordular.

“Hayır, daha da acı” dedi.

“Öyleyse neyin var” dediler. Şöyle cevap verdi:

“Kalbimin feyiz kapısı kapandı, üzerine perde çekildi. Dün gece ki virdimi yerine getiremedim.’’[25]

Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.

İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [26]  

Hasan-ı Basri k.s. Hazretleri’ne birisi:

– Ey Hasan, gönlüm kasvetle dolu. Ne yapayım? deyince, ‘’Allah’ın zikri ve Rabbine tevbe, istiğfar ile yumuşat’’ buyurmuştur.

Zikir kalbi şeytanın vesvese, hile ve hâkimiyetinden kurtarır. Allah Teâlâ şeytanı “hannas” sıfatıyla tanıtmıştır. [27]

Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.

Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.

Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.

Menkıbe

Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;

Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?

Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi

1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez

2- Bir insan, yirmi dört saat dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.

3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.

4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.

Şeytanı kalbimizden, işimizden, evimizden, ailemizden, çocuklarımızdan, soframızdan uzaklaştırmak istiyorsak, bunun tek yolu ihlâsla zikirdir.[28]

Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:

Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’

Kays b. Haccac adında bir veli de şöyle demiştir:

Şeytanım bana, ‘senin yanına geldiğim zaman besili hayvanlar gibiydim. Şimdi kuş kadar kalmadım’ dedi.

Kendisine bu nasıl oldu?’ diye sorduğumda şöyle dedi: ‘Zikrullah ile beni erittin!’ [29]

Büyüklerimizde ‘’Virdini çekmeyen, derdini çeker.‘’ buyurmuşlardır.

Kısaca, Allah Teâlâ’yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah’a sığınırız.[30]

Feriduddin-i Attar (k.s) ‘’Allah’ı unuttuğun an, yoldaşın şeytan olur‘’ buyurmuşlardır.

Yoldaşımızın şeytan olmaması için Sadat’ların himmet ve bereketiyle her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız duası ile. Âmin.

GÜNLÜK VİRD EDEBİ

Zikredecek kimse, temizliği her şeyin önüne alır. Zakir, elbisesini, bedeninin ve bulunduğu yeri tertemiz bulundurup, her zaman abdestli olmalıdır.

Bazı velilere göre, zikirden evvel iki rekat namaz kılmak icap eder. Eğer mürşid tarafından bu namaz tavsiye edilmiş ise, birinci rekatında Kafirun, ikinci rekatında İhlas sureleri okunur. Zikir gece yapılacaksa kılınan namazda kıratı açıktan, gündüz yapılacaksa gizli okumak suretiyle yerine getirir.

Zakir, Nakşilere göre, teverrük ederek oturur. Bu oturuş,  iki diz üzerinde oturur iken sağ ayağı sol ayağın üzerine koyarak  oturmaktır. Diğer tarikatlarda salik, namazda tahiyyatta nasıl oturuyor ise öylece oturur. Hanımlar ise sağ yanı üzerine ,ayaklarını sol taraftan çıkararak oturur.

Kıbleye dönük olarak oturan salik, kalbinden ve kafasından bütün meşguliyetleri atarak, mütevazi bir edayla otur.

Salik bundan sonra verilen sayı kadar istiğfar eder.

Bundan sonra zikrinin kabulü, sünnet-i seniyyeye uygun olması, son nefeste mürşidine ve kendisine iman nasip olması ve bu yaptığı hizmetlerle şeriatın, tarikatın ve sünneti seniyyenin kuvvet bulması için dua eder.

Dua bittikten sonra Fatiha-i Şerif ve diğer sure-i şerifleri okuyup Resulü Ekrem Efendimizden mürşidine kadar zincirleme gelen meşayıhın ruhlarına hediye eder.

ÖLÜM RABITASI:  Sonra gözlerini yumar. Kendisini sanki teneşir tahtasının üzerine konulmuş, elbiseleri çıkarılmış, yıkanmış ve kefenlenmiş ölü olarak düşünmelidir. Bazı müritler, bedenlerinde ölü yıkayıcısının elini ve omuzlarında da kefen olduğunu gerçekten hissederler. Daha sonra kendisini tabuta konulup kabre getirilip yerleştirildiğini düşünmelidir. Kavmi ve diğer insanlar ayrıldıklarında, tek başına ıssızlıkta kalıp, bütün mal ve amellerinden, ailesinden ve dünyanın çekiciliğinden ümidi kesip, Hakk Teala’dan başka hiçbir kimsenin kendisine faydalı olamayacağını idrak etmelidir. Ve kendisini yaratıcının huzurunda son derece zelil ve miskin, kusurlu ve mahcup düşünmelidir. Bu şekilde 15 dakika oyalanmalıdır.

Daha sonra mürşidi ile içten bir bağ kurarak, Allah katında şefaatçi olması niyetiyle, mürşidinin alnı ile yüzüne bilakis iki gözü arasına baktığını hayal etmelidir. Çünkü mürşidin iki gözü arası, feyiz mahalidir.  Eğer rüyet ehlinden ( kalp gözüyle manevi alemleri görenlerden ise) ise mürşidinin iki kaşı arasından kendi kalbine nur aktığını görme ile, rüyet ehlinden değil ise kalple hissederek veya feyiz mahallinden feyiz aktığına şüphesiz inanarak bakmalıdır. Rabıtanın ruh hazinesine( gönlün içine )girdiğini düşünmelidir. Bu durumda da en az 15 dakika kalınmalıdır.

Zikir esnasında ise, mürşidin mübarek yüzünün kalbinin hizasında olduğunu ve mürşidinin kendisine baktığını düşünse, zihnin toplu bulunmasına ve Mevla’yı unutturacak düşüncelerden uzak olmaya kolaylık olacaktır.

“Şeyhim beni kabul ederse, Allah katında da makbul olurum ve Hakk Teala’nın dergahından kovulmuş olsam, mürşidimin beni kabul etmesinden başka bana kurtuluş yoktur” diye kesin olarak inanmalıdır.

BAZ- GEŞT: Rabıtadan sonra baz-geşt’tir. Baz-geşt ise:

”İlahi ente maksudi ve rızaike matlubi”

“Ey Allah’ım ! Maksudum sensin, Matlubum, senin rızandır.”

Sözünü  kemaliyle bütün dikkatini toplayarak, manasını düşünerek kalbiyle yahut lisanıyla üç kere söylemektir. Bu sözü söylerken doğruluğu aramalıdır. Eğer yalancılardan ise söylediğinden dolayı, mahcup ve müteessir olmalıdır.

VUKUF-İ KALBİ: Bundan sonra vukuf-i kalbi ile meşgul olmalıdır.Vukuf-i kalbi şudur ki; Salik, duygularını toplayıp, hatır ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen kesilip tam bir teveccühle “Allahü Ehad” sözünden murad olan Zat-ı Mukaddes Celle Şanühü tarafından kalp ve zihninin bütünlüğü ile Allah’a yönelici olduğu halde, bütün nazarını kalbini  ortasına ve derinliğine teveccüh ettirmesidir.Bu şekilde de en az 15 dakika oyalanır. Bu süre uzadıkça Allah’ın rızasına yaklaşmaya ve zikredilen esmanın feyzi ile dolup taşmaya kabiliyet hasıl olur. Vukuf-i Kalbi, Tarikat-ı aliyye’nin rükunlarından bir rükundur. Belki esastır. Hatta her ibadette, ayakta, otururken, yatarken, yüce olsun, aşağı olsun herhangi bir işle uğraşırken salik Vukuf-i Kalbi’den uzak olmamalıdır.

KALP ZİKRİ: Vukuf-i Kalbi, kalpte hakim duruma geldikten sonra, ism –i Celal (Allah) ile zikre başlar. Zikirden maksat, zikredilen ilahi isimlerin cereyanını kalpte duymaktır. Zikir esnasında zakir dilini üst damağa yapıştırır, dişler üst üste gelir. Bütün azların sükuneti temin edilir. Zikrin manasından ve kimin huzurunda, niçin bulunduğunun düşüncesinden başka, bilumum anlayış, seziş ve iradeler cesedin dışına atılır. Salik o esnada kendini bir boşluğa bırakır. Bundan sonra kalp, Allah ism-i şerifinin zikrine ve zikredilen Zat-ı Ecell-i Ala’ya (yani nuruna) daldıkça dalar.

Tesbih sağ elde, el tam kalp letaifinin üstünde(sağ memeden dört parmak aşağı) durur.

Eğer kalp,kendinden geçse bu durumda sayı aranmaz, kalp uyandırılıp zikre geri döndürülmez. O halin tarikat dersini çekecek kadar devam etmesi,  dersin tamam olması için yeterlidir.

Allah lafzının zorlayarak kalbe sokulmaya çalışılması fayda vermez. 50 000 sene istemeyerek yapılan zikirle mürid, Allah’a vasıl olamaz.

Her 100 başında ve vesvese meydana geldiğinde:

”İlahi ente maksudi ve rızaike matlubi”

Sözü tekrar edilmelidir. Eğer vesvese gitmezse, mürşidin ayağını kalbine koyup rabıtayı vesile kılarak böyle düşünce ile zikre devam etmelidir. Kalbinden vesvese gidinceye kadar manasını düşünerek  istiğfar edip mürşidinin yüzünün kendi kalbine dönmüş olduğunu düşünmelidir.

Eğer sıkıntı, usanç, gaflet, önceki unuttuklarının hatırlanması gibi haller meydana gelirse, soğuk su ile gusül edilmelidir. Soğuk suyla almaya güç yetiremezse sıcak suyla alır. Daha sonra içine düştüğü gafletten , Rabbi ve mürşidi hakkında  edebi terk ettiğinden ve diğer hatalarından dolayı 25 kere istiğfar eder , iki rekat tövbe namazı kılar.

Kalbe gelen yersiz düşüncelerin giderilmesi için kalbiyle çoşkulu bir şekilde haykırarak

“ ya fa’al”  , “Ey çok iş gören Allah”

İsminin manasını düşünerek ayn harfini uzatarak, şeddeleyerek söylemelidir.

Aynı zamanda sesli akan bir su başında durmak, rüzgar sesi dinlemek ilaçtır denilmiştir. Çünkü sular ile rüzgar aralıksız ve açık olarak “hu” ismini zikrederler.

LETAİFLER

Kalp letaifinin nuru, kalpten omuzdaki kürek kemiğine doğru uzayarak çıkar. Yahut da zikir sebebi ile kalpte titreme veya kuvvetli vuruşlar hasıl olur. Bu nurlanma veya vuruşlardan sonra RUH  letaifine zikretmek telkin olunur. Zikir bu latifede olurken vukuf yine kalpte olur. Bu hal salikte bir bakışla iki tarafı görmek ve iki tarafa dikkat etmek gibidir.Ruh da hareket ve nurlanma başlayınca, be sefer SIR  latifinde zikir telkin olunur. Vukuf gene kalptedir. Daha sonra bu latifede harekete geçerse HAFİ latifesi ile zikir telkin olunur. Bu latifede de hareketlenme başlarsa bu defa AHFA latifesi ile zikir telkin olunur. Daha sonra NEFİS latifesine geçilir.

Daha sonra ceset latifesi gelir. Baştan atağa kadar bütün azalar zikreder. Salik bu durumda vukuf-i kalbi yerine Vukuf-ı cesed’i tatbik eder. Vücudunda bulunan kıllar ve bütün hücreler bile kalbin hizmetine ortak olur. Bütün azalar, zikre engel durumun olmaması için dikkat kesilir. Allah’ın rızasına ve esmanın tecelliyatına, dolayısıyla mürşidin himmetine yönelir.

Esma ve sıfatı ilahiyyenin tecelli tesirleri dolayısıyla gerek seğirme, gerekse titreme veya doğrudan doğruya zikre iştirak ederek bütün ceset uyanınca, her yanı ile tek kalp haline gelir. Bu hale ZİKR_İ SULTANİ denilir. İşte zikirde maksat budur.

Cenab-ı Allah Cümlemizi aşkla, muhabbetle, zatına yakışır şekilde zikretmeyi nasip etsin bu yolda gayret ve kabiliyetimizi arttırsın İnşallah…

DUYURDUN TATTIR YA RABBİ

admin

Araştırmacı İlahiyatcı Yazar.yıllarını medresede Ellah Azze ve Cc dostlarının yanında geçiren aciz bir kul.

Bir cevap yazın

adana escort adıyaman escort afyon escort ağrı escort aksaray escort amasya escort ankara escort antalya escort ardahan escort artvin escort aydın escort balıkesir escort bartın escort batman escort bayburt escort bilecik escort bingöl escort bitlis escort bolu escort burdur escort bursa escort çanakkale escort çankırı escort çorum escort denizli escort diyarbakır escort düzce escort edirne escort elazığ escort erzincan escort erzurum escort eskişehir escort gaziantep escort gebze escort giresun escort gümüşhane escort hakkari escort hatay escort ığdır escort ısparta escort istanbul escort izmir escort izmit escort kahramanmaraş escort karabük escort karaman escort kars escort kastamonu escort kayseri escort kilis escort kırıkkale escort kırklareli escort kırşehir escort kocaeli escort konya escort kütahya escort malatya escort manisa escort mardin escort mersin escort muğla escort muş escort nevşehir escort niğde escort ordu escort osmaniye escort rize escort sakarya escort samsun escort şanlıurfa escort siirt escort sinop escort şırnak escort sivas escort tekirdağ escort tokat escort trabzon escort tunceli escort uşak escort van escort yalova escort yozgat escort zonguldak escort marmaris escort bodrum escort alanya escort side escort konyaaltı escort muratpaşa escort manavgat escort çeşme escort sincan escort çankaya escort keçiören escort mamak escort etimesgut escort buca escort konak escort karabağlar escort bornova escort karşıyaka escort bayraklı escort alsancak escort ataşehir escort pendik escort maltepe escort kartal escort kadıköy escort görükle escort atakum escort ayvalık escort mersin escort mezitli escort pozcu escort deutsche escort berlin escort düsseldorf escort hamburg escort münchen escort stuttgart escort berlin escort düsseldorf escort hamburg escort münchen escort stuttgart escort deutsche escort köln escort

Casino siteleri Casibom Casinoslot Erotik film izle Paribahis Pusulabet Erotik film izle Yunanistan nakliye Bahis siteleri